Makaleler

Ana Sayfa Makaleler
📅 20 Mart 2023 Av. Hande Bağcı Av. Hande Bağcı

6284 SAYILI KANUN İLE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ARASINDA KARŞILAŞTIRMALI BİR DEĞERLENDİRME

Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetle mücadele, çağdaş hukuk devletlerinin temel insan hakları yükümlülükleri arasındadır. Türkiye’de bu alanda yürürlükte bulunan temel norm, 20 Mart 2012 tarihinde yayımlanan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dur¹. Kanunun 1. maddesinin ikinci fıkrasında, kanunun uygulanmasında ve hizmetlerin sunulmasında 11 Mayıs 2011 tarihli İstanbul Sözleşmesi’nin esas alınacağı düzenlenmiştir². Türkiye’nin 20 Mart 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi³, iç hukukun yorumlanması bakımından önemli tartışmalara yol açmıştır; bununla birlikte sözleşme, uzun yıllar iç hukukta normatif etki yaratmış ve doktrinde önemli ölçüde referans olmayı sürdürmüştür.

İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddeti “toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık biçimi” ve bir insan hakkı ihlali olarak tanımlamaktadır⁴. Sözleşmenin 3. maddesi uyarınca ev içi şiddet; mağdur ile failin aynı haneyi paylaşmasına gerek olmaksızın mevcut veya eski eşler ya da birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddeti kapsar⁵. 6284 sayılı Kanunda ise ev içi şiddet, “aile veya hanede ya da aile mensubu sayılan diğer kişiler arasında” gerçekleşen şiddet olarak tanımlanmakla birlikte⁶, “aile bireyi” ve “hane” kavramlarına ilişkin çerçeve sözleşmedeki kadar açık belirlenmemiştir. Doktrinde, nişanlılar, boşanmış eşler, birliktelik yaşayan partnerler ve eşcinsel partnerlerin de koruma kapsamında kabul edilmesi yönünde görüşler bulunmaktadır.

Sözleşme ile Kanun arasındaki en belirgin fark, şiddetle mücadelede benimsenen yaklaşımın kapsamındadır. İstanbul Sözleşmesi eğitim, medya, özel sektör politikaları ve toplumsal cinsiyet temelli önyargıların dönüştürülmesini kapsayan bütüncül bir önleme stratejisi öngörürken⁷; 6284 sayılı Kanun ağırlıklı olarak somut olay bazlı koruma ve önleyici tedbir mekanizmalarına odaklanmaktadır. Bu farklılık, Kanun metninde “toplumsal cinsiyet eşitliği” yerine “kadın-erkek eşitliği” teriminin benimsenmesinde de izlenmektedir.

6284 sayılı Kanun ile İstanbul Sözleşmesi arasındaki kesişim noktası, Türkiye’nin iç hukukunda kadına yönelik şiddetle mücadelede önemli bir normatif zemin oluşturmasıdır. Bununla birlikte iki düzenleme, şiddetin kaynağını açıklama biçimleri, koruma kapsamları ve devlet yükümlülüklerinin niteliği bakımından belirgin farklılıklar taşımaktadır.

Her şeyden önce İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddeti yalnızca bireysel bir hak ihlali olarak değil, “kadınlarla erkekler arasında tarihsel olarak eşit olmayan güç ilişkilerinin bir sonucu” olarak nitelendirir ve şiddeti toplumsal cinsiyet temelli yapısal bir sorun olarak ele alır. Bu nedenle sözleşme, devletlere yalnızca şiddet gerçekleştiğinde müdahale etme görevi değil, aynı zamanda şiddeti üreten toplumsal önyargı, kalıp yargı ve güç asimetrilerini dönüştürme yükümlülüğü yükler (m. 12, 14). Buna karşılık 6284 sayılı Kanun, her ne kadar şiddeti fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik yönleriyle geniş bir çerçevede tanımlasa da, kavramsal yaklaşımını daha çok aile ve birey koruması eksenine yerleştirir. Kanunun başlığında yer alan “ailenin korunması” vurgusu ve gerekçedeki aile merkezli yaklaşım, şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sonucu olmaktan ziyade aile düzenini bozan bireysel bir tehlike olarak konumlandırıldığı izlenimini vermektedir. İki düzenleme arasındaki ikinci önemli farklılık, kimlerin koruma kapsamında kabul edildiği noktada ortaya çıkar. İstanbul Sözleşmesi’nin 3. maddesine göre ev içi şiddet, mağdur ile failin aynı haneyi paylaşmasına gerek olmaksızın, mevcut veya eski eşler ya da birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelebilir. Bu tanım; nişanlılık ilişkisini, resmi nikâh dışı birliktelikleri, birlikte yaşamayan partnerlik ilişkilerini ve eşcinsel partnerlikleri de kapsamına alabilecek ölçüde geniştir. Oysa 6284 sayılı Kanun, ev içi şiddeti “aile bireyleri ya da aile mensubu sayılan diğer kişiler” biçiminde tanımlar. Bu düzenleme, özellikle aile bireyinin sınırları, hane kavramının kapsamı ve eşcinsel partnerlerin koruma altına girip girmediği noktasında uygulamada tereddütlere yol açmıştır. Yargı uygulamasında mahkemelerin büyük çoğunluğunun, kanunun uygulanmasında İstanbul Sözleşmesi’nin esas alınacağına dair m. 1/2 hükmü doğrultusunda sözleşmedeki geniş yorumu benimsediği görülmekle birlikte, kanun metninin lafzı her durumda aynı genişlikte uygulanmaya elverişli değildir.

Üçüncü farklılık, devlet yükümlülükleri ve müdahale araçlarının niteliği açısından belirgindir. İstanbul Sözleşmesi, şiddetle mücadeleyi dört eksende kurgular: önleme (prevention), koruma (protection), kovuşturma (prosecution) ve bütüncül kamu politikaları (integrated policies). Bu model, devletin yalnızca mağduru bireysel düzeyde güvenceye almasını değil; eğitim politikalarının, müfredatın, medya temsillerinin ve kurumsal kapasitenin dönüştürülmesini zorunlu kılar. Buna karşın 6284 sayılı Kanun, ağırlıklı olarak bireysel koruma tedbirlerine odaklanır; uzaklaştırma kararı, geçici maddi yardım, barınma, geçici velayet, kimlik ve adres değişikliği ve tedbir kararının ihlalinde zorlama hapsi gibi somut mekanizmalar içerir. Dolayısıyla sözleşme yapısal dönüşüm, Kanun ise somut ve münferit koruma odağına sahiptir.

Son olarak iki düzenleme, veri toplama ve izleme mekanizması bakımından da ayrışmaktadır. İstanbul Sözleşmesi m. 11 devletlere kadına yönelik şiddete ilişkin düzenli, ayrıştırılmış ve kamuya açık bir istatistik sistemi kurma yükümlülüğü getirir ve GREVIO denetim sistemiyle uluslararası izleme imkânı sağlar. Buna karşılık 6284 sayılı Kanun'da veri toplama, ŞÖNİM’ler üzerinden tedbir kararları ve zorlama hapsine ilişkin kayıtlarla sınırlı olup, veri sisteminin karşılaştırılabilirliği ve kamusal erişilebilirliği aynı düzeyde değildir.

Bu çerçevede İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddetle mücadelede yalnızca mağdurun korunmasına yönelik tedbirler öngören bir belge değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini dönüştürmeyi hedefleyen bir insan hakları sözleşmesi niteliği taşır. 6284 sayılı Kanun ise şiddete maruz kalan veya maruz kalma tehlikesi bulunan kişilerin hızlı ve etkili biçimde korunmasına hizmet eden, iç hukuk bakımından yaşamsal önemde bir düzenlemedir. Her iki normun birbirini dışlayan değil, tamamlayan nitelikte olduğu; ancak şiddetin yapısal nedenleriyle mücadelede sözleşmenin sunduğu politika çerçevesine ihtiyaç bulunduğu açıktır.

Türkiye’de kadına yönelik şiddetin boyutlarına ilişkin en güncel resmi çalışma, Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 tarihli Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Araştırmasıdır. Araştırmaya göre son 12 ay içerisinde kadınların %11,6’sı psikolojik şiddete, %3,2’si ekonomik şiddete, %2,6’sı ise fiziksel şiddete maruz kalmıştır⁸. Boşanmış kadınlarda bu oranlar çok daha yüksektir: yaşamının herhangi bir döneminde %62,1’i psikolojik, %42,5’i ekonomik ve %41,5’i fiziksel şiddet yaşamıştır⁹. Ayrıca araştırma, fiziksel şiddetin İBBS-1 düzeyinde en yüksek %25,9 ile Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde, en düşük %8,8 ile Ortadoğu Anadolu bölgesinde görüldüğünü ortaya koymuştur¹⁰. Bu bulgular, Türkiye’de şiddetle mücadelede bölgesel farklılıklara duyarlı politika tasarımının gerekli olduğunu göstermektedir.

Karşılaştırma yapılabilecek ülkelerden biri olan İspanya’da, 16 yaş üzeri kadınların yaşamı boyunca mevcut veya eski partnerleri tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalma oranı %14,2; son 12 ayda ise %1,8 olarak ölçülmüştür¹¹. Türkiye ile karşılaştırıldığında özellikle “son 12 ayda fiziksel şiddet” oranında belirgin bir farklılık bulunduğu görülmektedir.

6284 sayılı Kanun'un uygulaması bakımından yargı içtihatları da yol gösterici niteliktedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, şiddet tehlikesinin varlığının dahi koruyucu tedbir kararı için yeterli olduğunu, şiddetin gerçekleşmesinin beklenemeyeceğini hüküm altına almıştır. Yargıtay 8. Ceza Dairesi, tedbir kararının ihlali halinde “zorlama hapsi” uygulanmasının zorunlu olduğunu ve kolluğun uyarı ile yetinemeyeceğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi ise aile içi şiddet mağdurunun korunmasında etkili önlemlerin alınmaması halinde yaşam hakkının ihlal edilebileceğine karar vermiştir.

Sonuç olarak 6284 sayılı Kanun, somut koruma tedbirleri bakımından iç hukukta yaşamsal öneme sahiptir. Bununla birlikte İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü yapısal, bütüncül ve toplumsal cinsiyet temelli politikalarla karşılaştırıldığında daha dar bir perspektif içerdiği açıktır. Türkiye’de şiddet oranlarının yüksekliği, boşanmış kadınlar yönünden risk seviyesinin belirgin biçimde artması ve bölgesel farklılıklar, uygulamanın etkin biçimde güçlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. 6284 sayılı Kanun’un tam, hızlı ve etkili biçimde uygulanması hâlinde şiddetin önlenmesinde önemli mesafe alınabileceği kuşkusuzdur; ancak uluslararası standartlar gözetildiğinde kanunun yapısal önleme mekanizmalarını güçlendirmeye ihtiyaç duyduğu açıktır.

Dipnot: