Av. Hande Bağcı
Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) tarafından yayımlanan 2026/2 Sayılı "Marka Tescil Başvurularına Ait Mal ve Hizmetlerin Sınıflandırılmasına İlişkin Tebliğ", bugün itibarıyla Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu tebliğ ile 2024/2 sayılı önceki tebliğ mülga edilmiş (yürürlükten kaldırılmış) ve marka tescil süreçlerinde esas alınacak liste güncellenmiştir
Av. Hande Bağcı
Söz konusu Tebliğ, Türkiye’nin taraf olduğu Nis (Nice) Anlaşması ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) hükümlerine tam uyum sağlama amacı gütmektedir. Marka hukukunda "sınıflandırma", sadece bir form doldurma işlemi değil, markanın gelecekteki hukuki zırhını örme sürecidir. Markanın hangi mal veya hizmet grupları üzerinde inhisari (tekil) hak sağlayacağı bu liste ile belirlenir.
Uygulamada yapılan yanlış veya eksik sınıflandırmalar, markanın gerçek hak sahipliğini tartışmaya açabileceği gibi; ileride açılacak hükümsüzlük, tecavüzün durdurulması veya tazminat davalarında markanın korumasız kalmasına ve telafisi güç ticari zararlara yol açabilmektedir.
35. Sınıftaki "Mağaza ve Perakendecilik" Hizmetlerine Kritik Sınırlama
Tebliğin en dikkat çekici düzenlemesi Madde 3/5'te yer almaktadır. Özellikle e-ticaret ve perakende sektörünü doğrudan ilgilendiren 35. sınıf başvurularında şu kural getirilmiştir:
"Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görüp satın alabilmeleri için… mallarının bir araya getirilmesi hizmetleri"
Bu ibaredeki boşluğa sadece somut mallar veya mal grupları yazılabilir. Örneğin; "Tekstil ürünlerinin bir araya getirilmesi" yazılabilirken, bu boşluğa "Danışmanlık hizmetlerinin bir araya getirilmesi" gibi bir hizmet grubu yazılamayacaktır. Bu düzenleme, sınıflandırma sistemindeki karmaşayı gidermeyi ve hizmetlerin mükerrer tescilini engellemeyi amaçlamaktadır
Yeni Tebliğ, yayımı tarihi itibarıyla derhal yürürlüğe girmiştir. Bu durum, devam eden başvuruların ve yeni yapılacak tescil stratejilerinin 2026/2 sayılı liste üzerinden kurgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Başvurucuların, özellikle 35. sınıf gibi geniş kapsamlı sınıflarda hukuki bir hak kaybına uğramamaları adına, faaliyet gösterdikleri mal gruplarını yeni usule uygun şekilde, net ve belirleyici ifadelerle revize etmeleri gerekmektedir.
SIKÇA SORULAN SORULAR
Av. Hande Bağcı
Soyadı, kişinin hukuki kimliğinin dış dünyaya yansıyan en belirgin unsurlarından biridir ve kişilik hakkının ayrılmaz bir parçası olarak korunur. Türk hukuk düzeninde soyadı meselesi, özellikle evlilik birliği içinde kadının kimliğini belirleyen temel bir unsur olarak uzun yıllar paternalist aile yapısının etkisi altında şekillenmiştir. Türk Medeni Kanunu’nun iptal edilen önceki 187. maddesi uyarınca, kadın evlenmekle kocasının soyadını almak zorundaydı; yalnızca evlendirme memurluğuna veya nüfus idaresine yapılacak yazılı başvuru ile önceki soyadını kocasının soyadının önünde kullanabilmesi mümkündü¹. Bu düzenleme, kadının evlilik öncesinde sahip olduğu soyadını tek başına kullanmasına izin vermemekteydi. Oysa erkeğin soyadı, doğumla kazanılıp hayatın bütün evrelerinde kullanılabilmekte, bu yönüyle kadına kıyasla daha güçlü ve kesintisiz bir soyadı hakkı sağlamaktaydı.
Av. Hande Bağcı
Bu farklı muamele nedeniyle yapılan başvurular zaman içerisinde ulusal ve uluslararası yargı organlarının önüne taşınmış ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin özellikle Ünal Tekeli/Türkiye kararında, kadının kocasının soyadını kullanmak zorunda bırakılmasının AİHS m. 8 (özel hayata saygı hakkı) ve m. 14 (ayrımcılık yasağı) ile bağdaşmadığı tespit edilmiştir². AİHM, soyadını yalnızca idari teknik bir kimlik göstergesi değil, bireyin toplumsal ve hukuki varlığının temel bir unsuru olarak değerlendirmiş ve farklı muamelenin meşru bir amaç taşısa bile demokratik toplum gerekleriyle ölçülü olmadığını vurgulamıştır³.
Bu kararlar doğrultusunda iç hukukta da giderek kuvvetlenen eşitlik temelli yorumlar sonucunda Anayasa Mahkemesi, 22.02.2023 tarihli ve 2022/155 E., 2023/38 K. sayılı kararıyla TMK m. 187’nin kadının kocasının soyadını almasını zorunlu kılan cümlesini Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine aykırı bularak iptal etmiştir⁴. Karar, 28 Nisan 2023 tarihli ve 32174 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmış ve dokuz aylık yürürlük süresi sonunda 28 Ocak 2024 tarihinde yürürlüğe girmiştir⁵. Böylece Türkiye’de evlilik sonrası soyadı uygulaması bakımından temel paradigmadan kopuş gerçekleşmiş ve kadınların evlilik öncesi soyadlarını tek başına, herhangi bir dava açmaksızın kullanabilmelerinin yolu açılmıştır.
Anayasa Mahkemesi kararında özellikle şu gerekçeler dikkat çekmektedir: (i) cinsiyete dayalı farklı muamele yapılamayacağı, (ii) soyadı kuralının kamu düzenine ilişkin olmakla birlikte kadın aleyhine zorunlu ve tek seçenekli bir hukuk rejimi oluşturamayacağı, (iii) aile birliğinin korunması için yalnızca erkeğin soyadı etrafında birleşmenin tek hukuki yol olarak dayatılamayacağı⁶. Mahkeme, aile soyadının ortaklaştırılmasına yönelik alternatiflerin mümkün olduğunu belirtmiş ve dolaylı biçimde, “neden aile soyadı yalnızca erkek üzerinden sabitlenmektedir?” sorusunu kamu gücünün önüne koymuştur. Bu yaklaşım, sadece kadının soyadı hakkının tanınması açısından değil, aynı zamanda erkek eşin de kadının soyadını alabilmesi, hatta eşlerin ortak veya birleşik bir soyadı seçebilmesi ihtimallerini beraberinde getirmiştir.
Öğretide ve kamuoyunda tartışılan bu yeni olasılıklar, kanun koyucunun önünde hâlen çözüm bekleyen bazı temel noktalar bırakmıştır. Bunların başında, eşlerin soyadından bağımsız olarak çocuğun soyadının nasıl belirleneceği sorunu gelmektedir. TMK m. 321 uyarınca çocuk, ana ve baba evli ise "ailenin soyadını taşır"⁷. Ancak evlilik birliği içinde eşlerin farklı soyadları
kullanmaları halinde “ailenin soyadı” kavramının ne şekilde uygulanacağı belirsizleşmektedir. Henüz kanuni düzenleme yapılmadığından, çocuğun soyadı ya idarenin yorumuyla ya da uyuşmazlık hâlinde yargısal içtihatla belirlenecektir. Olası modeller arasında, (i) ortak bir aile soyadının seçilmesi, (ii) aile soyadının kadının soyadı olarak belirlenmesi, (iii) çocuğun soyadının eşlerin soyadlarından birleşik biçimde oluşturulması gibi seçenekler öne çıkmaktadır⁸. Kanun koyucu bu konuda düzenleme yapmadığı sürece, uygulamada hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik sorunları doğacaktır.
Bu anayasal dönüşümün yalnızca kimlik verilerinin teknik güncellemesinden ibaret olmadığı açıktır. Soyadı, bireyin toplumsal görünürlüğü, mesleki itibarı ve hukuki kişiliğinin devamlılığı açısından bir statü unsuru taşımaktadır. Bu nedenle kadının soyadı hakkının güçlendirilmesi, aile hukukunun reformu niteliğinde olduğu kadar, kadın-erkek eşitliği, cinsiyete dayalı ayrımcılıkla mücadele ve kişisel özerklik haklarının geliştirilmesi bakımından da tarihsel bir adımdır. Aile adı, modern hukuk sistemlerinde giderek eşitlikçi, ortaklaşmacı ve kimlik temelli bir yapıya dönüşmektedir. Türk hukuku da bu değişime kurumsal bir çerçeve kazandırmak zorundadır. Kanun koyucunun mevcut belirsizlikleri hızla gidermesi, soyadı rejimini kadının ve erkeğin eşit hak süjesi olduğu bir aile hukuku anlayışıyla yeniden düzenlemesi artık kaçınılmazdır.
📌 Dipnotlar
Av. Hande Bağcı
Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetle mücadele, çağdaş hukuk devletlerinin temel insan hakları yükümlülükleri arasındadır. Türkiye’de bu alanda yürürlükte bulunan temel norm, 20 Mart 2012 tarihinde yayımlanan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dur¹. Kanunun 1. maddesinin ikinci fıkrasında, kanunun uygulanmasında ve hizmetlerin sunulmasında 11 Mayıs 2011 tarihli İstanbul Sözleşmesi’nin esas alınacağı düzenlenmiştir². Türkiye’nin 20 Mart 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi³, iç hukukun yorumlanması bakımından önemli tartışmalara yol açmıştır; bununla birlikte sözleşme, uzun yıllar iç hukukta normatif etki yaratmış ve doktrinde önemli ölçüde referans olmayı sürdürmüştür.
Av. Hande Bağcı
İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddeti “toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık biçimi” ve bir insan hakkı ihlali olarak tanımlamaktadır⁴. Sözleşmenin 3. maddesi uyarınca ev içi şiddet; mağdur ile failin aynı haneyi paylaşmasına gerek olmaksızın mevcut veya eski eşler ya da birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddeti kapsar⁵. 6284 sayılı Kanunda ise ev içi şiddet, “aile veya hanede ya da aile mensubu sayılan diğer kişiler arasında” gerçekleşen şiddet olarak tanımlanmakla birlikte⁶, “aile bireyi” ve “hane” kavramlarına ilişkin çerçeve sözleşmedeki kadar açık belirlenmemiştir. Doktrinde, nişanlılar, boşanmış eşler, birliktelik yaşayan partnerler ve eşcinsel partnerlerin de koruma kapsamında kabul edilmesi yönünde görüşler bulunmaktadır.
Sözleşme ile Kanun arasındaki en belirgin fark, şiddetle mücadelede benimsenen yaklaşımın kapsamındadır. İstanbul Sözleşmesi eğitim, medya, özel sektör politikaları ve toplumsal cinsiyet temelli önyargıların dönüştürülmesini kapsayan bütüncül bir önleme stratejisi öngörürken⁷; 6284 sayılı Kanun ağırlıklı olarak somut olay bazlı koruma ve önleyici tedbir mekanizmalarına odaklanmaktadır. Bu farklılık, Kanun metninde “toplumsal cinsiyet eşitliği” yerine “kadın-erkek eşitliği” teriminin benimsenmesinde de izlenmektedir.
6284 sayılı Kanun ile İstanbul Sözleşmesi arasındaki kesişim noktası, Türkiye’nin iç hukukunda kadına yönelik şiddetle mücadelede önemli bir normatif zemin oluşturmasıdır. Bununla birlikte iki düzenleme, şiddetin kaynağını açıklama biçimleri, koruma kapsamları ve devlet yükümlülüklerinin niteliği bakımından belirgin farklılıklar taşımaktadır.
Her şeyden önce İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddeti yalnızca bireysel bir hak ihlali olarak değil, “kadınlarla erkekler arasında tarihsel olarak eşit olmayan güç ilişkilerinin bir sonucu” olarak nitelendirir ve şiddeti toplumsal cinsiyet temelli yapısal bir sorun olarak ele alır. Bu nedenle sözleşme, devletlere yalnızca şiddet gerçekleştiğinde müdahale etme görevi değil, aynı zamanda şiddeti üreten toplumsal önyargı, kalıp yargı ve güç asimetrilerini dönüştürme yükümlülüğü yükler (m. 12, 14). Buna karşılık 6284 sayılı Kanun, her ne kadar şiddeti fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik yönleriyle geniş bir çerçevede tanımlasa da, kavramsal yaklaşımını daha çok aile ve birey koruması eksenine yerleştirir. Kanunun başlığında yer alan “ailenin korunması” vurgusu ve gerekçedeki aile merkezli yaklaşım, şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sonucu olmaktan ziyade aile düzenini bozan bireysel bir tehlike olarak konumlandırıldığı izlenimini vermektedir. İki düzenleme arasındaki ikinci önemli farklılık, kimlerin koruma kapsamında kabul edildiği noktada ortaya çıkar. İstanbul Sözleşmesi’nin 3. maddesine göre ev içi şiddet, mağdur ile failin aynı haneyi paylaşmasına gerek olmaksızın, mevcut veya eski eşler ya da birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelebilir. Bu tanım; nişanlılık ilişkisini, resmi nikâh dışı birliktelikleri, birlikte yaşamayan partnerlik ilişkilerini ve eşcinsel partnerlikleri de kapsamına alabilecek ölçüde geniştir. Oysa 6284 sayılı Kanun, ev içi şiddeti “aile bireyleri ya da aile mensubu sayılan diğer kişiler” biçiminde tanımlar. Bu düzenleme, özellikle aile bireyinin sınırları, hane kavramının kapsamı ve eşcinsel partnerlerin koruma altına girip girmediği noktasında uygulamada tereddütlere yol açmıştır. Yargı uygulamasında mahkemelerin büyük çoğunluğunun, kanunun uygulanmasında İstanbul Sözleşmesi’nin esas alınacağına dair m. 1/2 hükmü doğrultusunda sözleşmedeki geniş yorumu benimsediği görülmekle birlikte, kanun metninin lafzı her durumda aynı genişlikte uygulanmaya elverişli değildir.
Üçüncü farklılık, devlet yükümlülükleri ve müdahale araçlarının niteliği açısından belirgindir. İstanbul Sözleşmesi, şiddetle mücadeleyi dört eksende kurgular: önleme (prevention), koruma (protection), kovuşturma (prosecution) ve bütüncül kamu politikaları (integrated policies). Bu model, devletin yalnızca mağduru bireysel düzeyde güvenceye almasını değil; eğitim politikalarının, müfredatın, medya temsillerinin ve kurumsal kapasitenin dönüştürülmesini zorunlu kılar. Buna karşın 6284 sayılı Kanun, ağırlıklı olarak bireysel koruma tedbirlerine odaklanır; uzaklaştırma kararı, geçici maddi yardım, barınma, geçici velayet, kimlik ve adres değişikliği ve tedbir kararının ihlalinde zorlama hapsi gibi somut mekanizmalar içerir. Dolayısıyla sözleşme yapısal dönüşüm, Kanun ise somut ve münferit koruma odağına sahiptir.
Son olarak iki düzenleme, veri toplama ve izleme mekanizması bakımından da ayrışmaktadır. İstanbul Sözleşmesi m. 11 devletlere kadına yönelik şiddete ilişkin düzenli, ayrıştırılmış ve kamuya açık bir istatistik sistemi kurma yükümlülüğü getirir ve GREVIO denetim sistemiyle uluslararası izleme imkânı sağlar. Buna karşılık 6284 sayılı Kanun'da veri toplama, ŞÖNİM’ler üzerinden tedbir kararları ve zorlama hapsine ilişkin kayıtlarla sınırlı olup, veri sisteminin karşılaştırılabilirliği ve kamusal erişilebilirliği aynı düzeyde değildir.
Bu çerçevede İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddetle mücadelede yalnızca mağdurun korunmasına yönelik tedbirler öngören bir belge değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini dönüştürmeyi hedefleyen bir insan hakları sözleşmesi niteliği taşır. 6284 sayılı Kanun ise şiddete maruz kalan veya maruz kalma tehlikesi bulunan kişilerin hızlı ve etkili biçimde korunmasına hizmet eden, iç hukuk bakımından yaşamsal önemde bir düzenlemedir. Her iki normun birbirini dışlayan değil, tamamlayan nitelikte olduğu; ancak şiddetin yapısal nedenleriyle mücadelede sözleşmenin sunduğu politika çerçevesine ihtiyaç bulunduğu açıktır.
Türkiye’de kadına yönelik şiddetin boyutlarına ilişkin en güncel resmi çalışma, Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 tarihli Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Araştırmasıdır. Araştırmaya göre son 12 ay içerisinde kadınların %11,6’sı psikolojik şiddete, %3,2’si ekonomik şiddete, %2,6’sı ise fiziksel şiddete maruz kalmıştır⁸. Boşanmış kadınlarda bu oranlar çok daha yüksektir: yaşamının herhangi bir döneminde %62,1’i psikolojik, %42,5’i ekonomik ve %41,5’i fiziksel şiddet yaşamıştır⁹. Ayrıca araştırma, fiziksel şiddetin İBBS-1 düzeyinde en yüksek %25,9 ile Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde, en düşük %8,8 ile Ortadoğu Anadolu bölgesinde görüldüğünü ortaya koymuştur¹⁰. Bu bulgular, Türkiye’de şiddetle mücadelede bölgesel farklılıklara duyarlı politika tasarımının gerekli olduğunu göstermektedir.
Karşılaştırma yapılabilecek ülkelerden biri olan İspanya’da, 16 yaş üzeri kadınların yaşamı boyunca mevcut veya eski partnerleri tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalma oranı %14,2; son 12 ayda ise %1,8 olarak ölçülmüştür¹¹. Türkiye ile karşılaştırıldığında özellikle “son 12 ayda fiziksel şiddet” oranında belirgin bir farklılık bulunduğu görülmektedir.
6284 sayılı Kanun'un uygulaması bakımından yargı içtihatları da yol gösterici niteliktedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, şiddet tehlikesinin varlığının dahi koruyucu tedbir kararı için yeterli olduğunu, şiddetin gerçekleşmesinin beklenemeyeceğini hüküm altına almıştır. Yargıtay 8. Ceza Dairesi, tedbir kararının ihlali halinde “zorlama hapsi” uygulanmasının zorunlu olduğunu ve kolluğun uyarı ile yetinemeyeceğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi ise aile içi şiddet mağdurunun korunmasında etkili önlemlerin alınmaması halinde yaşam hakkının ihlal edilebileceğine karar vermiştir.
Sonuç olarak 6284 sayılı Kanun, somut koruma tedbirleri bakımından iç hukukta yaşamsal öneme sahiptir. Bununla birlikte İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü yapısal, bütüncül ve toplumsal cinsiyet temelli politikalarla karşılaştırıldığında daha dar bir perspektif içerdiği açıktır. Türkiye’de şiddet oranlarının yüksekliği, boşanmış kadınlar yönünden risk seviyesinin belirgin biçimde artması ve bölgesel farklılıklar, uygulamanın etkin biçimde güçlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. 6284 sayılı Kanun’un tam, hızlı ve etkili biçimde uygulanması hâlinde şiddetin önlenmesinde önemli mesafe alınabileceği kuşkusuzdur; ancak uluslararası standartlar gözetildiğinde kanunun yapısal önleme mekanizmalarını güçlendirmeye ihtiyaç duyduğu açıktır.
Dipnot: